Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Anı’ Category


En sevdiğim komedyenlerden Cem Yılmaz “Beni bir kadın sünnet etmişti. Komedyenin böyle ilginç anıları olması lazım ki anlatsın” demişti bir hikayesinin başında. Hakikaten de öyledir… Böyle çok fazla komik anektod yaşamışlığınız, çok fazlasından ilginç insan görmüşlüğünüz olacak da falan ön şart olarak… Bunlara da sanki likit fonlara yatırdığınız paranızmış edasında gözünüzün içi gibi bakarsınız, akabinde gerekli gereksiz her yerde anlatarak geyik yapmış olursunuz.

Söylemesi ayıp, biz de gördük geçirdik, mürekkep yaladık, gazete yedik. Yemek yerken, “Ortaya salata ister misiniz?” diye gayet masumane soru soran garsona “Ortaya değil de, şöyle masanın hafif kenarına doğru bir salata isteriz” diye cevap vermek gibi kerizce şeyler yaptık zamanında. Şimdi bunları yazıp, bir blog çıkartıyorum kendime. Ama bundan daha önemlisi, mizah, ilginçleri yaşamak kadar sıradanlığın içinden ufak komik ayrıntıları görmektir aslında. Zorlukları, ilginçlikleri, bayağılıkların arasından komikleri ayıklamak, hayatın içinde sanki bir sitcom’da yaşıyormuşuz  gibi kürek çekmek… Böyle yapıldığında, hayat daha kolay geçiyor, kişiler ve olaylar daha az rahatsız ediyor bence. Hayata daha yumuşak bakıyorsunuz sonunda…

Bu sebepten dolayı çevremde yaşadıklarıma bazen bir televizyon dizisi kıvamında bakıyorum. Sanki NBC’deki Seinfeld gibi bir de Alptürk diye bir show varmış gibi. Ben de kendimi oynuyormuşum, olanları da sizlere anlatıyormuşum gibi. Zaten doktora hocam bana hep derdi “Sayende hayatı bir sitcommuşcasına yaşıyoruz” diye. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi de aşağıda anlatılacak olan bayram yemeği hikayesi gibi… Dışardan bakınca bir ailenin bir araya gelip toplu bir şekilde bayram yemeği yemesinde ilginç olan nedir diye kıllığına düşünüyor olabilirsiniz şu noktada. Önemli olan da bu zaten, sıradan bir olayın içindeki sıradışılığa bir ayna tutabilmek…

Şimdi gelelim şu bayram yemeği mevzusuna… Gelenektir bizim ailede, her sene bayram yemeği için büyükannemin evinde toplanılır. 2009 senesinde ise, bu büyük günü Kutsel teyzem organize ediyordu. Ancak ailenin büyük bir kısmı kent dışında tatilde olduğundan, yemeğe aileyi temsilen katılan kişiler sadece ben ve kuzenim Müge Abla idi. Teyzem olaya sanki kış olimpiyatlarını organize ediyor ciddiyetinde yaklaşıyordu. Bu yüzden yemek öncesi ikramlar olacak, bayramı temsil eden meşale yakılacak, ardından İzmir’in kurtuluşu sırasındaki bayram yemeği canlandırılacak ve en nihayetinde de konuklar Atamızın huzuruna çıkıp Anıtkabir defterini imzalayacak falan. Biz ise olaya biraz daha farklı yaklaşıyorduk. Teyzeye git, yemeğe otur, sonrasında kahve içerken  “Almanya’da da sokaklar ne temiz di mi? Sokağa bal dök yala” diye ortaya geyik at, sonrasında teyzem horul horul uyumaya başladığında televizyonu kapatıp, yavaşça sıvış. Bu amaçla, ayakkabılar hemen kapılıp, evden çıkmaya müsade verecek bir şekilde kapının eşiğine konuşlandırıldı.

Teyzemin hedefi güzel bir et yemeği yapmak idi. Tüm misafir adedi 2’den fazla olmadığı için olay gayet basitti ilk başta. Fakat kuzenim Esra, Müge Abla’nın kızı Meriç’in yanı sıra Selma Teyze ile Tuncay Enişte de bu önemli organizasyona katılınca, bir anda davetli sayısı 2’den 6’ya attı. Ancak teyzemin elindeki toplam 500 gr. etin miktarında paralel oranda bir artış olmayınca, bu kadar kişinin nasıl doyacağı haklı bir merak konusu oldu.

Yemek öncesi teyzemin planı gelenlere likör ve çikolata sunmaktı. Evde likör olmayışının misafirlerin gelişinden sonra fark edilmesi üzerine benden çaktırmadan likör getirmem istendi. Bu noktada teyzeme nazikçe “Misafire bir şey ikram etmek istiyorsan, önce onu evinde bulundur” gibi bir genelleme olduğunu kibarca hatırlatmak istedim. Eve gittiğimde, teyzemi kırmamak namına, her “Biraz daha likör ister misin?” sorusuna evet diye cevap verince, masaya oturduğumuzda zaten çoğumuzun kafası iyi olmaya yakındı.

Teyzem ilk olarak salatayı servis etti. “Ay!! Çocuklar salatanın sosu az olmuş yaaaa…” denilmek suretiyle salata geldi masaya. Eee haliyle biz de “Hiç önemli değil teyze, biz zaten bir aradayız, maksat beraber olmak” falan gibisinden laflar ettik. Arkasından humusu getirirken bu kez “Ya humus da kuru olmuş gibi” diye biraz söylendi. O bir nevi günah çıkartıyordu, biz de görmezlikten gelip “Önemli değil teyzecim, biz halimizden mutluyuz, hiç sorun değil, bak bu kadar da uğraşmışsın, olur böyle şeyler yaaa” gibisinden teselli ediyorduk. Ben sofradan aç kalkacağımızı çoktan sezinlemiş bir halde, hemen cep telefonundan bayramın ilk gününde evlere paket servisi yapan restoranların telefonlarının bulmaya başlamıştım bile. Netekim, en sonunda et de, “ya galiba eti de biraz yakmışım” itirafı eşliğinde masaya geldiğinde, sofradaki yemeğe tüm inancımı yitirmiş bir edada köşedeki restorana eve paket 1.5 adana siparişi verme noktasındaydım…

O gün sofradan aç kalktığımızı söylemek için kahin olmaya gerek yok. Ancak aç olunan günün, bayramın ilk günü gibi her yerin kapalı olduğu bir zamana tekabül etmesi ise bir şanşsızlık olarak nitelenebilinir. Gene de teyzemin ısrarlı bir şekilde kuru humusu ikram etme denemesine, daha ısrarcı bir şekilde hayır demeyi becermek ve yeterince bekleyerek salatanın kuru üst kısmını pas geçerek, ucundan nazikçe sosa değen aşağı kısmını alabilmek benim için altın madalyayı gerektiren önemli bir başarı. Daha önemlisi sofradan bu anlatılanları yaşamış bir şekilde ayrılarak, bugün sizelere bu satırları yazmama vesile olacak bir anım olmuş oldu…

Reklamlar

Read Full Post »

Guci Gaca


Hayvanlar ile ufak çocukların ortak noktaları nedir biliyor musunuz? Söylediklerinden tek kelime anlamazsınız. Geçer karşınıza bir şeyler anlatırlar, siz de bakarsınız böyle mal mal… Mesela ben çocukken ansiklopedi kelimesi için “hamsibigodi” dermişim, gel de anla. Tabii bu kadar ufak yaşta, bir çocuk neden ansiklopedi demeye uğraşır, o da ayrı bir geyiğin konusu. Küçük kız kardeşim Özge de böyleymiş netekim. Enteresan bir şekilde, onun söylediklerini evde anlayabilen yegane kişi benmişim (bunun nasıl olduğunu açıklayan hiç bir teori halen mevcut değil). Hatta annem, Özge konuştuğunda bana gelir sorarmış ne dedi diye. Ben de Özge’den annem’e simultane tercüme yaparmışım…

Daha yeni 3 yaşına basan yeğenim İrem de bundan farklı değil. Nisan ayı civarında Ankara’ya geldiğinde “guci gaca” deyip durdu. Doğal olarak bu “guci gaca” kelimesinin manası gayet merak edildi ve normal olarak her kafadan bu mevzu hakkında bir ses çıktı. Annem konuyu bir adım ileriye götürüp “Guci gaca’yı göster dediğinde bir şey gösteremiyor. Bu guci gaca sanırım somut değil, soyut bir şey” gibi marjinal yorum yaptı. Ben de “Evet aslına bakarsan guci gaca pragmatizm, marksizm gibi bir düşünce akımı” diyerek hemen cevabı yapıştırdım. Ne olacak işte, 3 yaşında çocuk bir tarafından kelime uyduruyor, başka bir sey değil ki…

 

 

İnsanlarda bir de böyle bir huy var di mi? Ne zaman çocukları bir şey yapsa, o hemen gözde feci derecede büyür, ilahi mucize falan olur neredeyse. Çocuk kesin dahidir, aşağısı falan da kurtarmaz. Bu da kesmez, aile toplantılarında şimdiki çocukların ne kadar farklı olduğu türünde bir giriş cümlesini takiben, hemen kendi çocuğunun ne kadar zeki olduğu konuşmanın gelişme kısmı olarak belirtilir. Akabinde “Kimmiş bu dahi çocuğun annesi?” diye anneler kendine pay çıkartmayı da araya sokuvererek geyiği sonuçlandırırlar…

Bir gün annem de böyle coşmuş, “Onur görmen lazım, İrem neler yapıyor?” dedi telefonda. Sözüm ona bir tane resim dizüstü bilgisayarında açıkmış ve İrem bu resmi masa üzerine duvar kağıdı yapmışmışmış… Annem inanamıyor böyle. Ama mevzu öyle bir noktaya geldi ki, ben anneme “Kanseri tedavi ettim” desem, cevap direk “O da bir şey mi? İrem de gaz çıkartıyor.” olacak…. 2 yaşındaki çocuk önce mucizevi bir şekilde resmin üzerine fareyi getirecek de ardından ilahi bir ses farenin sağ tuşuna bastıracak da bu da kesmeyecek nur yüzlü, ak sakallı amcanın gece rüyasında “Seçilen resmi duvar resmi yap’ın üzerine getir ve bas” dediğini o anda hatırlayacak ve yapacak da falan filan. Tipik bir suyundan da koy durumu yani.. Sakalın o anda olmayışı durumumdan dolayı İrem’in sadece bunu tesadüfen yapmış olabileceğini ve benzer durumlar içerisinde İrem’in aynı işlemi ikinci kez yapamayacağına bahse girmeye hazır olduğumu fazlasıyla anlatamadım. Annem hala inatla iddia ediyor, yok bilerek yaptı diye…

Anneler ve babalar çocuklarının yaptıklarını böyle yere söğe sığdıramayarak anlatıp duruyorlar yaa… Beni de bu mevzuda resmi bir şekilde şeytan dürtüyor bazen ve olayı baltalamak gibi bir tercih yapıcam günün birinde. Annem bana gelse ve dese ki “Oğlum bak, İrem Mona Lisa’yı yapmış. Hem de üzerinde bir tane fırça izi bile yok. Dahası Vatikan resmi  mucize olarak kutsamak istiyor” dese, direk “N’olacak? Kesin bakarak yapmıştır” diyeceğim sırf küçümsemek için. Ne var? Ben de bu gün gıcık olma hakkımı kullanıyorum işte. Bu kadar basit…

 

Read Full Post »

Üç Renk: Mor


Sekiz senemi geçirmiş olduğum Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin hayatımda güzide bir yeri vardır. Sıralarında kopya çekmişliğim, stadyumunda yemek-içmek olaylarına girmişiliğim az değildir. Asıl olarak eğitim hayatıma katkısı olduğu hayatımın bu dönemi, kahvede king oynamanın dışında aynı zamanda içimdeki geyik potansiyelini keşfettiğim seneler oldu. Hatta, bir süre sonra kimya kantinini, Murat [Ertaş] ile gayri resmi geyik merkezine çevirmiştik.

Sadece boş vakitlerde değil de, ders zamanlarında bile geyik yapmaya başlayınca, Murat ile bu konuda “haklı” bir şöhrete kavuştuk. Öyle ki, yıllığıma Ümit [Kanışkan] “Onur’un bir geyik derneği kurmadan mezun olması, en büyük kaybımız” şeklinde yazmıştı. Tabii ki, kimya bölümü için bu bir kayıp mı yoksa kazanç mı, buna tarih karar verecek…

Hayalimdeki(!) bu derneği kurmak, o senelere nasip olmadı. Ama Facebook’a katıldıktan sonra “Çam Ağacına Tükürenler” adı altında sırf bu amaç için bir grup başlatmıştım. Bir ara, herkes başından geçen komik olayları anlatırken, ben de aşağıda yazılı olan üç kısa hikayeyi bir üçleme şeklinde yazdım. Grup üyeleri sayemde bayağı eğlenirken, Serkan [Türk] ortaya “tüm kozmik olayların benim etrafımda döndüğü” şeklinde bir hipotez attı. Buna karşı, benim düşüncem ise sadece yanlış yerlerde yanlış zamanda bulunuyor olmam idi. Yani bir nevi kaderin ve durumun “kurbanı” idim. Ama elbette bu bir olur, iki olur…Bu kadar fazlasını açıklamak kolay değil…

 

 

Anektod 1: Yap Bana Yap, Bana Çift Kaşarlı Tost Yap

2000 senesinde kimya kongresi için gittiğimiz Diyarbakır’da, çevredeki tarihi yerleri görmek için günübirlik tura çıkmıştık. Yaklaşık iki saatlik bir otobüs yolculuğu üzerine, zorunlu bir ihtiyaç molası verildi. Ama karşımızda duran uyduruk bir restoranın bahçesindeki topu topu iki ufak tuvalet kabini idi.

En sonunda bulunduğum ve yaklaşık 10 kişiden oluşan erkekler sırasının yanında, uzun bir bayanlar sırası vardı. Bir süre sonra, sıranın yavaş ilerlemesi üzerine, bayanlar sırasından yavaş yavaş homurtu yükselmeye başladı. Benim önümde yaklaşık bir-iki kişi kaldığında, homurtu had safhaya çıktı. Önümde bir iki kişi kaldığında ise bayanlar arasında “madem bir erkek kaldı, niye o tuvaleti de kullanmıyoruz?” fikri ortaya çıktı. Akabinde, önümdeki tek kişi de içeri girdiği anda, kadınlar sırası ortadan ayrıldı ve benim arkama eklendi. Bir anda erkekler sırasının sonu iken, kadınlar sırasının başı olmam ile Ayhan [S. Demir] hocanın “Onur!!! Sapıttın mı oğlum?” diye bağırması bir oldu. O an, hayatım boyunca “göründüğü gibi değil, açıklayabilirim” demek zorunda kaldığım tek andır…

Anektod 2: Bir Çift Ayakkabının Sağ Teki

Kapak resminin komikliğinden dolayı almış olduğum “Mustafa Kamil Zorti” adlı kitap beni bayağı sarmıştı. Tamamen Kenan Evren’i karikatürize etmek amacıyla yazılmış olan kitap iki bölümden oluşuyordu. Birinci kısım cumhurbaşkanın hayali anılarından oluşurken, “180 Özlü Söz” adlı ikinci kısım ise adından anlaşılacağı gibi cumhurbaşkanının çeşitli vesileler ile söylemiş olduğu sözleri kapsıyordu.

Nasıl oldu bilmiyorum ama, okurken birden kafama “180 tane diyor da, burada hakikaten 180 tane var mı?” diye bir soru takıldı. Hiç üşenmedim ve cidden tek tek sayarak hakikaten 180 tane özlü söz olduğunu gördüm. Okumaya kaldığım yerden devam ettiğimde, bir iki sayfa sonra “yayıncıya not” başlığı altında şu satırları gördüm: “lütfen hata yapmayın da burada 180 tane özlü söz olsun. Şimdi zibidinin biri çıkar, merak eder, sayar. Rezil olmayalım”.

Anektod 3: Jetonumun Sol Köşesi

Orta okul ve liseyi beraber okuduğum Tolga [Pekel] ile sık sık takılırdık. Çoğu zaman, şu filme gidelim diye evden çıktığımız olurdu ama bazen de “kızılayda bir buluşalım bakalim abi” olurduk. Gene böyle manasızlık içinde Konur Caddesi etrafında gezerken değişiklik olsun hesabıyla bir atariciye girdik. Oynadığımız bilardo ben pek kıvıramayışımdan dolayı 10 dakikada bitince, elimizde kalan son jetonları her türk gencini elektronik çağa tanıştıran tetris’de bitirmeye karar verdik. Tolga yaklaşık ilk dakika içinde yandı. Benim ise garip bir şekilde yanmayasım tuttu. Bu arada saatler ilerledi, dükkan kapanmaya yaklaştı ama ben gene de aynı jetonla oynuyordum.

Bir süre sonra “dükkan kapanıyor” uyarısı geldi, lakin benim oyunum hala bitmemişti. En sonunda eve gitmek için çatlayan dükkan sahibi bizzat yanıma gelip, nihayi uyarıyı verdi. Ama ben hala aynı jeton ile oynamaya devam ediyordum. Netekim, adam yanımıza ikinci kez geldiğinde olay tartışmaya döndü. Bir yandan tek bir jetonla rekordan rekora koşuyor, bir yandan da dükkan sahibi ile tartışıyordum. Olay dallandı, budaklandı. En sonunda dükkan sahibi oyunu bırakmam için bir jeton teklif etti. İyi bir pazarlık sonucu üç jetonu alıp, oyunda yanıp, dükkandan çıktım.

Masama baş tacı edasında koyduğum jetonları tamamen unutmuştum. Aradan bir kaç ay geçtikten sonra bir aklıma geldiğinde jetonların yerinde olmadığını gördüm. Kardeşim Özge’ye sorduğumda “abi, ben telefon jetonlarını kullandım” dedi. Benim bittiğim an, o andır…

Read Full Post »