Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Beyazımtrak Perde’ Category

Darwin Ödülleri


Bir kaç gün önce House dizisinin 7. Sezonunu almak için her zamanki dvd’cime gittiğimde, promosyon olarak bir dvd alma hakkımın olduğunu öğrendim. Bende hızlı bir şekilde bakınırken, kapağındaki fotorafın cinsliğinden dolayı Darwin Ödülleri (The Darwin Awards) adlı filmi alıp, bir daha ki promosyonda görüşmek üzere deyip çıktım.

 

 

Benden önce filmi seyreden Didem, ne kadar komik olduğunu söyleyince önce bir “hadi ya” oldum. Hemeninde youtube’dan filmin fragmanını seyredip, arkasından imdb’den filmin sayfasını okuduğumda filmi merak edişim doruk noktasına ulaştı. En sonunda iki akşam önce gecenin bir köründe filmi seyrettiğimde gerçekten koptum. Özellikle öyle sahneler var ki ne olacağını adınız gibi bilmenize rağmen gene de kopuyorsunuz. Bu sabahta aklıma bu yazıyı yazmak gelince kahvemi hazırlayıp, müziğimi açıp, bilgisayarın başına oturdum.

Finn Taylor’ın yazdığı ve yönettiği filmin çıkış noktası çok tatlı – ki bu yazının konusu da bu. Filmde iki araştırmacı olan Joseph Finnes ile Winona Ryder Darwin kazaları olarak tarif edilen tuhaf ve gerzek ölümler ile sonuçlanan davaları incelemektedirler. Bunun evrim teorisini geliştiren Darwin’e bağlantısı ise gerçekten çok egzantirik: bu tür kazalardan ölen kişiler, aslında kendilerini toplumdan silmek suretiyle topluma fayda sağlıyorlar. Çünkü vefatları ile geri de kalanların zeka seviyesi yükselmiş oluyor. Böylelikle de  istemeden (veya bilmeden) Darwin’in evrim teorisine katkı yapmış oluyorlar. Darwin ödülleri ise bu insanlara verilmesi öngörülen ödülün ismi. Filmin sayfasında geçen orjinal ifade de şu şekilde yer almakta:

 

A forensic detective and an insurance investigator trek to investigate a potential Darwin Award winner. From http://www.darwinawards.com: “Honoring those who improve the species…by accidentally removing themselves from it!”

 

Bunun gibi öylesine komik davalar var ki görmek gerek… Film Manhattan’da bir ofiste açılıyor. Gökdelenin üst katlarındaki ofisine yeni taşınan genç yönetici arkadaşlarına hava atmaktadır. Manzarayı tepeden gösterip egosunun iyice pompaladıktan sonra sıra kurşun geçirmez cama geliyor. Masadaki küreyi kavrayıp cama atılmak suretiyle camın kalınlığını ıspatlanınca arkadaşları “Abi, bu cam boru değilmiş” gazını anında veriyorlar. Bu Fatih Terim gazınıyla iyice şahlanan eleman ikinci bir deneme yapmak istiyor. Camın sağlamlığını ispatlamak için bu kez elindeki yastık ile cama doğru koşuyor. Ancak burası işte evdeki hesabın çarşıya pek uymadığı nokta… Camın bu sefer kırılması ile elemanımız gökdelen düşerek fazlasıyla hak ettiği Darwin ödülünü kuçaklıyor. Benim favorim ise Minnesota’daki kayıp araba davası. Basit bir çalıntı araba diye bildirilen davanın sonucu, aşağıda göreceğiniz bir ortayaş krizine çıkıyor. Buyrun beraber izleyelim:

 

 

Tabii ki biz de hayatımızda salaklıklar yaptık. Elime geçen alkolü “Ee nasılsa bu da sıvı” diyerek kimya labında çıkan ateşin üzerine dökmek gibisini yaptım (yangına körükle gitmekten sonra yangına alkolle gitmek gibi bir atasözünü de yaratmış oldum).  Bir seferinde de, çocukluğumda “oturduğumuz sokağın yukarısından aşağı kadar en hızlı kim iner” diye bisiklet yarışı yapmıştık. Yarışı kazanması kazanmıştım ama bitiş cizgisini geçtiğimde bindiğim bisiklette fren olmadığını hatırlamak durma aşamasında biraz acı olmuştu. Neyse ki, bunların dışında çok daha ciddi bir sıkıntı yaratmadık ve henüz bir Darwin ödülüm de yok çok şükür…

Darwin ödüllerinin arkasında yatan gayet dengesiz bakış açısı bana hemen uzun seneler önce seyrettiğim Idiocracy adlı filmi hatırlattı.  Bu filmden de vitamini kaçmadan şöyle kısaca  bir bahsedeyim. Film biri metropolde, birisi de amerikanın ortasında tarım alanında yaşayan iki ailenin tanıtımı ile başlar. Metropolde yaşayan ailenin oldukça eğitimli,  gıcık miktarda entel/dantel biraz da zengin ve de fazlasıyla zeki olmak gibi bir durumları söz konusu. Öte yandan çiftçi aile ise ortalama zekaları ile ortalama hayatlarını sürmektedir.

Metropol ailesi, çocuk için avukat olan erkeğin bar sınavını geçmesini beklerken, çiftçi aile çoktan birinci çocuklarını yapmışlardır. Metropollü aile, bu kez kadının doçentliğini beklerken, çiftçi aile de ikinci ve üçüncüler çoktan doğmuştur bile. Akabinde, metropollü aile erkeğin avukatlık firmasında ortaklık almasını beklemek için çocuk planlarını geriye atarken ise, çiftçi ailede gayet cömert bir şekilde dördüncü ve beşinci çocuk doğar. Nihayetinde 40’lı yaşların ortasında erkeğin kalp krizi geçirmesi ile kadın çocuksuz bir dul olarak kaldığı noktada çiftçi aile altı çocuklu olmuştur bile.

Verilmek istenilen mesaj zeki ve eğitimli insanların hayattaki beklentileri sonucu çocuk yapmayı sanki bir yük veya kariyerlerinin önündeki handikapmış gibi görürken, orta sınıfın aksine deli gibi çocuk yapmasıdır. Bunun sonucunu kısaca açıklamak gerekirse, zeki insanların “çoğalmaları”, normal insanların “çoğalmalarından” daha yavaş olmaktadır. Haliyle de, yaşadığımız toplumun zeka seviyesi – sıkı durun – aslında düşmekte. Filmin devamında ters giden bir askeri deney yüzünden dondurulduğu bölmeden ancak 500 yıl sonra çıkabilen Luke Wilson, kendini bu sebebten dolayı artık sadece gerizekalıların yaşadığı dünyada buluyor. Öyle ki bir adamın pantalonunu indirip (afedersiniz) gaz çıkardığı bir film, en iyi film oskarını alıyor…

 

 

Sanırım durumu kavrıyorsunuz…

Yukarıda anlattığım iki filmin konusu aslında birbirini tam zıttı yani bir tez/anti tez durumu ile karşı karşıyayız. Tabii ki bu düşüncelerin aslında bilimsel bir tutarlılıkları yok ama ben gene de yalnızca bu iki filmin yaşandığı bir paralel dünyada olsak, toplumun zeka seviyesi artar mı yoksa düşer mi diye merak etmekten kendimi alamadım. Merak kediyi öldürülmüş, bunu da farkındayım aksi gibi, işte  insanın bu kadar boş vakti olunca ne yapacağını şaşırıyor. Üniversite sınavına gayet fenden girmiş biri olarak, anında basit bir mantık yürüttüm. Sadece bu iki filmin yaşandığı bir evrende, ortalama zeka seviyesinin düşmesi için, Darwin vakalarından olan ölümlerin  sebep olduğu nüfus azalmasının, ortalama zekaya sahip insanların çocuk doğurmasıyla görülen nüfus artışından fazla olması lazım. Doğal olaraktan, ortalama zeka seviyesinin artması yukarıdaki mantığın tersine dönmesini gerektiriyor.

Aslında bu durum, bazı temel soruları da beraberinde getiriyor. Örneğin, Darwin davaları yalnızca düşük zekalıların salakça öldüğü varsayımına dayanıyor, yani zeki insanların hiç bir zaman bu şekilde ölmeyeceği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Aynı şekilde Idiocracy filmi de, her zaman ortalama zekalı insanların, zeki insanlardan daha çok çocuk sahibi olduğu gibi bir tahminin üzerine oturtulmuş. Yani metropolde yaşayan ve gayet zeki bir ailenin hiç bir zaman üç veya dört çocuğu olmazmış gibi…

Malesef ki elimizde bu verileri destekleyecek nüfus doneleri olmadığı için gerçeği tespit etmek tam bir şaibe. Tabii ki nüfüs artışının aile zekasına dağılımını gösteren bir grafiği kayıtlardan elde etmek belki mümkün ama Darwin kazalarının aile zekasına dağılımını gösteren bir veriye ulaşabilmek haliyle insanın hayal gücünü zorluyor. Bir de Darwin kazalarından ölmüş iseniz zaten ne kadar zeki sayılırsınız gibi bir düşünce de bu verinin doğruluğunu şüpheye düşürmeye yetiyor. Sonuç olarak, toplumun zeka seviyesinin hangi yönde değiştiğini bu iki filmi baz alarak bulmak na-mümkün gözüküyor, üstelikte baştan mantıklı değil. Ama ben gene de ilginç bir tartışma olacağını düşündüğüm için bu satırları yazdım….

 

 

Not: Darwin kazaların yazıldığı bir sayfa aslında mevcut. Oraya da bakmanız tavsiye ederim. O sayfaya girmek için buraya tıklayın.

Reklamlar

Read Full Post »


 

Yönetmen:  Woody Allen

Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams ve ufak rollerde oynayan Adrien Brody gibi bir sürü ünlü oyuncu.

Konusu:   Oyunculuktan yazarlığa geçmeyi deneyen amerikalı aktör Gil (Wilson), müstakbet nişanlısı Inez (McAdams) ile Paris’de tatil yapmaktadır. Tek başına sokaklarda ilham aradığı bir vakit, geçen bir arabadan davet alır. Her gece yarısı aynı noktadan bindiği bu araba sayesinde zaman içerisinde geri giderek, Hemingway, Fitzgerald gibi önemli isimlerle tanışarak, onların bohem hayatlarına katılır.

 

Bu filmi neden pek beğenemedim: Bu filmi seçmemin sebebi, bir filmi eleştirmekten daha ziyade, Woody Allen gibi bir ekolü eleştirmek. Woody Allen’in sinema tarihindeki yerini tartışmaya hiç gerek yok sanırım. Kubrick, Lumet gibi dev yönetmenlerin arasında, kendine özgü bir yer edinmiş çok yönlü sanatçı ne de olsa. Sadece film yönetmeyi değil, aynı zamanda yazmayı ve oynamayı da başarmış bir ekol. Zamanında Annie Hall, Radio Days, Manhattan, Take the money and Run gibi klasikleri yönetmiş bir isim. Halen, Annie Hall’da Diane Keaton ile sinema bileti sırasında beklediği sekans, dönüp kameraya konuşması bugün klasik sinema örneği olarak geçmektedir. Bu filmin pek bilinmeyen bir başka ilginç özelliği ise orijinal Star Wars: A New Hope filmi ile aynı sene Oscar ödüllerinde yarışıp kazanmış olmasıdır. Hatta bu yüzden Star Wars bugün Oscar kazanamamış en iyi film diye anılır.

Artık klasikler arasında yerini alan bu  filmler sonrasında özellikle 90’lı yıllarda Allen sineması bir duraklama, arkasında da    – kanaatimce – bir düşüş dönemine girdi. Bu dönemde çektiği The Curse of the Jade Scorpion, Small Time Crooks, Whatever Works gibi filmler iyi olmanın aksine, son derece vasattı. Onun bence çok önemli bir nedeni var. Kubrick, Fincher gibi bazı yönetmenler devamlı konudan konuya, bir tarzdan başkasına geçiş yapıp, devamlı yeniliklerin peşinde koştular. Örneğin, Fincher Dövüş Klübü gibi sosyal bir eleştrinin yanında aynı zamanda Alien3 gibi bir bilim-kurgu çekmiş bir yönetmen. Kubrick ise The Shining gibi korku fim ile, Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb gibi efsaneleşmiş bir savaş kara komedisini çekmiş bir isim. Hep yeni türlerin, fikirlerin peşinde koşturlar ve bizi kendilerine hayran bırakmayı başardılar (Fincher’in beyaz perde’de gösterilen son film The Social Network geçen sene Oskar adayı olduğunu hatırlatmakta fayda var).

Bu isimlerin aksine Woody Allen, aynı çizgide filmler üretmekte ısrarcı davrandı, tarzından ödün vermedi. Bence bunun doğal sonucu olarak da bugün artık yeni bir konu üretemeyen ve yapı açısından birbirine benzeyen ve kendine göreceli olarak daha sıradan filmlerin yönetmeni etiketine büründü (en azından benim gözümde).

Artık Woody Allen filmlerine giderken iki kez düşünmek gerekiyor sanırım. Bunun en güzel örneğide ülkemizde Paris’de Gece Yarısı ismi ile gösterilmiş Midnight in Paris. Aktörlükten yazarlığa geçen bir oyuncu, Paris’de gezinirken  zaman içerisinde geri gider ve dönemin önemli isimleri ile tanışır. Ee, sonra? Sorun da o işte.. Sanki iyi bir düşünce gibi başlayan filmin gerçekten bir gerisi gelmiyor. Gil zaman içerisinde gidiyor, yazmaya uğraştığı kitap üzerine konsantre olmayı deniyor. Arkasındanda, sevgilisi Inez’e gerçekten aşık olmadığını fark edince, onu terk edip Paris’e yerleşiyor. Siz de böyle “Ee, ne oldu şimdi?” diye akan jeneriğe bakıyorsunuz. Woody Allen’ın son zamanlarda yaşadığı sıkıntı bu işte. Çok ilginç gibi başlayan, ya da bize o izlenimi veren fimlerde, konunun bir yere varamaması.

Eğer bu film Paris temasını işliyorsa, o zaman An American in Paris veya Forget Paris gibi bir filmleri seyretmek daha mantıklı. Türkiye’de Ah Paris ismi ile gösterilen Forget Paris filminde, Paris’in bir ilişkinin hem mutlu hem de hüzünlü yerlerine caz müziği eşliğinde nasıl serpiştirildiğini görün. Eğer bu film bir ilişkinin bitişini anlatıyor ise, The End of the Affair çok daha iyi bir seçim. Yok, bu film bir yazarın kendisini bulması üzerine ise, o zaman gidip Sideways’ı seyredin. Alexander Payne’in kaleminden çıkan usta işi senaryoyu, Paul Giamatti (ki kendisine o sene Oskar verilmediği için tüm akademi üyelerini sürmek lazım) ve Virginia Madsen’ın enfes oyunculuklarını görün. Gerçek bir kendini bulma filmidir Sideways. O zaman Woody Allen’ın filmine nasıl bakmalı? Ana sorun da bu…

 

 

Benzer bir duyguyu yukarıda ismi geçen Small Time Crooks filminde hissetmiştim. Bir grup soyguncu yandaki bankayı soymak için yan binadan tünel kazmaya başlarlar. Soygunu gizlemek amacıyla kazdıkları yeri bir kurabiye dükkanına çevirirler. Sonra? Aynı sorun. Small Time Crooks gerçekten zeki bir suç komedisi kıvamında başlıyor. Bir süre sonra, kurabiye dükkanı noktasından sonra yönetmen senaryo üzerindeki tüm hakimiyetini yitirmiş bir edaya bürünüyor. Buna paralel olarak, “Ne oldu şimdi?” gibi bir tonda filmin nereye gittiğini anlamadan, sanki sonrası düşünülmeden fütürsüzce arka arkaya eklenmiş sekanslardan oluşan bir MTV klibi seyretmeye başlıyoruz.

Woody Allen’ın asıl uzmanlığı aslında insan ilişkileri üzerinedir. Örneğin, en başarılı filmi olan Annie Hall, Diane Keaton’ın karakteri ile arasındaki ilişki üzerine kurulmuştur. Benzer bir şekilde, Radio Days filmi, bir baba-oğul ilişkisi kadar, New York’da oturan yahudi cemaatinin yaşamı ve birbirlerine bağlanmaları üzerine monte edilmiştir. Ancak, zamanında en güçlü kozu olan bu konuya da yeni bir yaklaşım getirememesi ve bir yenilik katamaması, filmleri bu açıdan birbirinin kopyası durumuna düştü. Paris’de Geceyarısı’ndan Wilson ve McAdams arasında aşk/nefret sentezinden oluşan ilişki, temel olarak Husbands and Wives, Small Time Crooks, Alışveriş Manzaraları (Scenes from a mall) filmlerinde çizdiği potrelerin çok yakınına düşer. Yani birbirlerini çok seven bir çift, aynı zamanda devamlı bir şekilde inatlaşır, tartışır. Alışveriş Manzaraları filminde olduğu gibi, çift bir alışveriş merkezinde evlilik yıl dönümlerini bir kavga edip, bir barışarak planlamaktadır. Paris’de Geceyarısında’nda ise Wilson ve Owens sürekli bir şekilde değişen tatil planı üzerine anlaşmazlık yaşar benzer bir şekilde.  Ancak bu kimyanın bügüne kadar zaten yeterince kullanılmış olması (hem de kendisi tarafından) ve üzerine yeni bir  boyut de kendini sinematik açıdan yenilemeyen Woody Allen’ın en büyük zaafı.

Bu yazıyı yazmaktaki amacım, bu filmi vesile olarak kullanıp bir parça Woody Allen eleştirisi yazmak aslında. Kendisinin ne kadar büyük ve çok yönlü bir sanatçı olduğundan tekrar bahsetmeye gerek yok. Ancak artık Annie Hall, Radio Days gibi filmleri yazdığı günlerin uzağında olduğunu sanırım kabul edip, eski Woody Allen’i kendi adıma özlüyorum. Kanımca film içerisindeki tek orjinal sahne Owen Wilson’ın tüm film boyunca kendisine ahkam kesen sanat eleştirmenine ahkam kesmesiydi… Ama bu da bu kadar para ve zaman harcayıp, bu filmi görmeye yeterli değil. O yüzden gitmeyin….. Hani bir arkadaşınızda “Pizza aldık, bu filmi seyredeceğiz” diye sizi davet ederse, “Teşekkür ederim ama, bu akşam ailecek kedinin kumunu değiştirecektik. O yüzden gelemeyeceğiz” gibi bir cevap verin. Lütfen!!!!

 

Read Full Post »