Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Denememe’ Category


Rex Pickett’in aynı isimli romanından Alexander Payne’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği Sideways en sevdiğim filmler listesinde daimi bir yere sahiptir. Karısının onu terk etmesiyle iki senedir hayatını toparlayamayan Miles (Paul Giammatti) yazmış olduğu kitabının henüz basılmamış olması nedeniyle sıkıntılı günler geçirmektedir. Miles, en yakın arkadaşı Jack (Thomas Hayden-Cruch) ile düğününden önceki son haftayı beraber geçirmek için California Wine Country’e doğru yola çıkarlar. Geçirdikleri bu hafta içine şarap işinde olan Maya (Virginia Madsen) ve Stephanie (Sandra Oh) ile tanışırlar.

Film çoğunlukla 4 karakterin ortak ilgisi olan şarabı merkez alır. Anılar, hayaller ve istekleri temsil eder, şekillendirir şarap. Bir sahne de Miles, Maya ile şaraplar üzerine sohbet ederken evinde bir şişe ’61 Cheval Blanc sakladığından bahseder. Bu özel şarabı niye içmediğini ve hala sakladığını ise “Onu özel bir günde açıcaktım. 10. Evlilik yıl dönümünde” diyerek açıklar Miles.

Çok sonrasında Jack’ın düğününün bitmesiyle herkes resepsiyonun yolunu tutarken, Miles ayrılır. Evine giderken görürüz onu, odasındaki kutudan bir şey alıp çıkar. Arabaya binip gider. Arkasından bir restorantta sandviçle beraber plastik kaptan içerken izleriz onu. O anda kamera yavaşça aşağı kayar ve Miles’in bardağına bahsetmiş olduğu o özel şarabı koyduğunu anlarsınız….

Kanaatimce bütün film içerisinde en anlamlı sahne budur. ’61 Cheval Blanc bir nevi umutları, hayalleri temsil eder onun için. Ancak o da Godot gibi asla gelmek bilmez, istemez. Sabır tükenir nihayetinde, umutlarla beraber. Miles’da artık hayatında umutla bekleyecek bir şey olmayacağını hisseder, kendini inandırır buna. O gün gardı düşer işte hayata karşı. Masanın altından çaktırmadan içilen şarap bu anı, bu psikolojiyi temsil eder.

Keşke ben de diyebilsem ki hayatımda hiç yıkılmadım… Keşke diyebilsem ki, Miles’in hissettiği gibi hiç hissetmedim. Çok büyük bir kısmını yalnız geçirdiğim son 10 senemde öyle sıkıntılar yaşadım ki… Sinirimden bir paket sigarayı bir gece de bitirmişliğim oldu. Ya da açık büfe restoranda sırf rahatlamak için ölümüne yemek yediğim oldu. En acısı ise bir akşam nefes almak için yürüyüşe çıktığımda kendimi umutsuzluk içinde önünden geçtiğim çimlerin önüne bırakmak olmuştu. Sanki ben bir kuklaymışım da, birisi beni tutan ipleri kesmiş, yere düşmüşüm. İşte o, hayatın bana fazla geldiği, yaşadıklarımı kaldıramadığım an idi. Bir nevi kendi hayatımda Miles olmuştum…

Hayatta bazen sinemada izlediğiniz bir filmmiş gibi geliyor bana. Son sahnelerdir artık, James Bond dünyayı kurtarır, kızı kapar. Yakındır jeneriğin akışı. Ama bilirsiniz yavaş yavaş ayaklanıp montları kapma zamanın geldiğini. Son yakındır çünkü. Hayatta bazen bu hissi veriyor işte… Devam ediyordur düzen, arzular. İşe gidiliyordur, faturalar yatılırıyordur, eş-dost ile geziliyordur. Ama hissedersiniz bir sona yaklaşıldığını. Biliyorsunuzdur bir şeylerin gitmediğini. Artık hayatınızla siz ayrı istikametlere gidiyorsunuzdur, beraber değilsinizdir gibi gelir. Bu kentte yaşamıyordur hayalleriniz umutlarınız, çoktan taşınmışlar. Son istasyona getirir bir tren sizi.

Bir istasyona gelmek kolay, peki  ama son istasyona gelince nereye gidersiniz? Asıl cevabı aranan soru bu işte. Hayat öyle garip ki, bu soruya cevap vermek imkansız. Neyi bekliyoruz, ne kadar bekliyoruz, bir bilen yok. Belki bir sonraki bir hafta sonra yanımızda, belki 3 sene. Sadece oturup beklemek, bir başka treni hayal etmekten başka yapabileceğimiz hiç bir şey yok malesef. Bir zaman, bir yerde doğru peronda bulacağız kendimizi, buna hiç şüphe yok. Ama asıl zor olan bu arada umutları dalga kırana takmamak, ’61 Cheval Blanc’ı açmadan sabır edebilmek. Ah!! İşte bir de bunu başarabilsek…. Keşke bunu öğrenebilsek, kitaplardan okuyup, ders gibi çalışabilsek… Ne güzel olurdu di mi?

Read Full Post »

Darwin Ödülleri


Bir kaç gün önce House dizisinin 7. Sezonunu almak için her zamanki dvd’cime gittiğimde, promosyon olarak bir dvd alma hakkımın olduğunu öğrendim. Bende hızlı bir şekilde bakınırken, kapağındaki fotorafın cinsliğinden dolayı Darwin Ödülleri (The Darwin Awards) adlı filmi alıp, bir daha ki promosyonda görüşmek üzere deyip çıktım.

 

 

Benden önce filmi seyreden Didem, ne kadar komik olduğunu söyleyince önce bir “hadi ya” oldum. Hemeninde youtube’dan filmin fragmanını seyredip, arkasından imdb’den filmin sayfasını okuduğumda filmi merak edişim doruk noktasına ulaştı. En sonunda iki akşam önce gecenin bir köründe filmi seyrettiğimde gerçekten koptum. Özellikle öyle sahneler var ki ne olacağını adınız gibi bilmenize rağmen gene de kopuyorsunuz. Bu sabahta aklıma bu yazıyı yazmak gelince kahvemi hazırlayıp, müziğimi açıp, bilgisayarın başına oturdum.

Finn Taylor’ın yazdığı ve yönettiği filmin çıkış noktası çok tatlı – ki bu yazının konusu da bu. Filmde iki araştırmacı olan Joseph Finnes ile Winona Ryder Darwin kazaları olarak tarif edilen tuhaf ve gerzek ölümler ile sonuçlanan davaları incelemektedirler. Bunun evrim teorisini geliştiren Darwin’e bağlantısı ise gerçekten çok egzantirik: bu tür kazalardan ölen kişiler, aslında kendilerini toplumdan silmek suretiyle topluma fayda sağlıyorlar. Çünkü vefatları ile geri de kalanların zeka seviyesi yükselmiş oluyor. Böylelikle de  istemeden (veya bilmeden) Darwin’in evrim teorisine katkı yapmış oluyorlar. Darwin ödülleri ise bu insanlara verilmesi öngörülen ödülün ismi. Filmin sayfasında geçen orjinal ifade de şu şekilde yer almakta:

 

A forensic detective and an insurance investigator trek to investigate a potential Darwin Award winner. From http://www.darwinawards.com: “Honoring those who improve the species…by accidentally removing themselves from it!”

 

Bunun gibi öylesine komik davalar var ki görmek gerek… Film Manhattan’da bir ofiste açılıyor. Gökdelenin üst katlarındaki ofisine yeni taşınan genç yönetici arkadaşlarına hava atmaktadır. Manzarayı tepeden gösterip egosunun iyice pompaladıktan sonra sıra kurşun geçirmez cama geliyor. Masadaki küreyi kavrayıp cama atılmak suretiyle camın kalınlığını ıspatlanınca arkadaşları “Abi, bu cam boru değilmiş” gazını anında veriyorlar. Bu Fatih Terim gazınıyla iyice şahlanan eleman ikinci bir deneme yapmak istiyor. Camın sağlamlığını ispatlamak için bu kez elindeki yastık ile cama doğru koşuyor. Ancak burası işte evdeki hesabın çarşıya pek uymadığı nokta… Camın bu sefer kırılması ile elemanımız gökdelen düşerek fazlasıyla hak ettiği Darwin ödülünü kuçaklıyor. Benim favorim ise Minnesota’daki kayıp araba davası. Basit bir çalıntı araba diye bildirilen davanın sonucu, aşağıda göreceğiniz bir ortayaş krizine çıkıyor. Buyrun beraber izleyelim:

 

 

Tabii ki biz de hayatımızda salaklıklar yaptık. Elime geçen alkolü “Ee nasılsa bu da sıvı” diyerek kimya labında çıkan ateşin üzerine dökmek gibisini yaptım (yangına körükle gitmekten sonra yangına alkolle gitmek gibi bir atasözünü de yaratmış oldum).  Bir seferinde de, çocukluğumda “oturduğumuz sokağın yukarısından aşağı kadar en hızlı kim iner” diye bisiklet yarışı yapmıştık. Yarışı kazanması kazanmıştım ama bitiş cizgisini geçtiğimde bindiğim bisiklette fren olmadığını hatırlamak durma aşamasında biraz acı olmuştu. Neyse ki, bunların dışında çok daha ciddi bir sıkıntı yaratmadık ve henüz bir Darwin ödülüm de yok çok şükür…

Darwin ödüllerinin arkasında yatan gayet dengesiz bakış açısı bana hemen uzun seneler önce seyrettiğim Idiocracy adlı filmi hatırlattı.  Bu filmden de vitamini kaçmadan şöyle kısaca  bir bahsedeyim. Film biri metropolde, birisi de amerikanın ortasında tarım alanında yaşayan iki ailenin tanıtımı ile başlar. Metropolde yaşayan ailenin oldukça eğitimli,  gıcık miktarda entel/dantel biraz da zengin ve de fazlasıyla zeki olmak gibi bir durumları söz konusu. Öte yandan çiftçi aile ise ortalama zekaları ile ortalama hayatlarını sürmektedir.

Metropol ailesi, çocuk için avukat olan erkeğin bar sınavını geçmesini beklerken, çiftçi aile çoktan birinci çocuklarını yapmışlardır. Metropollü aile, bu kez kadının doçentliğini beklerken, çiftçi aile de ikinci ve üçüncüler çoktan doğmuştur bile. Akabinde, metropollü aile erkeğin avukatlık firmasında ortaklık almasını beklemek için çocuk planlarını geriye atarken ise, çiftçi ailede gayet cömert bir şekilde dördüncü ve beşinci çocuk doğar. Nihayetinde 40’lı yaşların ortasında erkeğin kalp krizi geçirmesi ile kadın çocuksuz bir dul olarak kaldığı noktada çiftçi aile altı çocuklu olmuştur bile.

Verilmek istenilen mesaj zeki ve eğitimli insanların hayattaki beklentileri sonucu çocuk yapmayı sanki bir yük veya kariyerlerinin önündeki handikapmış gibi görürken, orta sınıfın aksine deli gibi çocuk yapmasıdır. Bunun sonucunu kısaca açıklamak gerekirse, zeki insanların “çoğalmaları”, normal insanların “çoğalmalarından” daha yavaş olmaktadır. Haliyle de, yaşadığımız toplumun zeka seviyesi – sıkı durun – aslında düşmekte. Filmin devamında ters giden bir askeri deney yüzünden dondurulduğu bölmeden ancak 500 yıl sonra çıkabilen Luke Wilson, kendini bu sebebten dolayı artık sadece gerizekalıların yaşadığı dünyada buluyor. Öyle ki bir adamın pantalonunu indirip (afedersiniz) gaz çıkardığı bir film, en iyi film oskarını alıyor…

 

 

Sanırım durumu kavrıyorsunuz…

Yukarıda anlattığım iki filmin konusu aslında birbirini tam zıttı yani bir tez/anti tez durumu ile karşı karşıyayız. Tabii ki bu düşüncelerin aslında bilimsel bir tutarlılıkları yok ama ben gene de yalnızca bu iki filmin yaşandığı bir paralel dünyada olsak, toplumun zeka seviyesi artar mı yoksa düşer mi diye merak etmekten kendimi alamadım. Merak kediyi öldürülmüş, bunu da farkındayım aksi gibi, işte  insanın bu kadar boş vakti olunca ne yapacağını şaşırıyor. Üniversite sınavına gayet fenden girmiş biri olarak, anında basit bir mantık yürüttüm. Sadece bu iki filmin yaşandığı bir evrende, ortalama zeka seviyesinin düşmesi için, Darwin vakalarından olan ölümlerin  sebep olduğu nüfus azalmasının, ortalama zekaya sahip insanların çocuk doğurmasıyla görülen nüfus artışından fazla olması lazım. Doğal olaraktan, ortalama zeka seviyesinin artması yukarıdaki mantığın tersine dönmesini gerektiriyor.

Aslında bu durum, bazı temel soruları da beraberinde getiriyor. Örneğin, Darwin davaları yalnızca düşük zekalıların salakça öldüğü varsayımına dayanıyor, yani zeki insanların hiç bir zaman bu şekilde ölmeyeceği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Aynı şekilde Idiocracy filmi de, her zaman ortalama zekalı insanların, zeki insanlardan daha çok çocuk sahibi olduğu gibi bir tahminin üzerine oturtulmuş. Yani metropolde yaşayan ve gayet zeki bir ailenin hiç bir zaman üç veya dört çocuğu olmazmış gibi…

Malesef ki elimizde bu verileri destekleyecek nüfus doneleri olmadığı için gerçeği tespit etmek tam bir şaibe. Tabii ki nüfüs artışının aile zekasına dağılımını gösteren bir grafiği kayıtlardan elde etmek belki mümkün ama Darwin kazalarının aile zekasına dağılımını gösteren bir veriye ulaşabilmek haliyle insanın hayal gücünü zorluyor. Bir de Darwin kazalarından ölmüş iseniz zaten ne kadar zeki sayılırsınız gibi bir düşünce de bu verinin doğruluğunu şüpheye düşürmeye yetiyor. Sonuç olarak, toplumun zeka seviyesinin hangi yönde değiştiğini bu iki filmi baz alarak bulmak na-mümkün gözüküyor, üstelikte baştan mantıklı değil. Ama ben gene de ilginç bir tartışma olacağını düşündüğüm için bu satırları yazdım….

 

 

Not: Darwin kazaların yazıldığı bir sayfa aslında mevcut. Oraya da bakmanız tavsiye ederim. O sayfaya girmek için buraya tıklayın.

Read Full Post »


En sevdiğim komedyenlerden Cem Yılmaz “Beni bir kadın sünnet etmişti. Komedyenin böyle ilginç anıları olması lazım ki anlatsın” demişti bir hikayesinin başında. Hakikaten de öyledir… Böyle çok fazla komik anektod yaşamışlığınız, çok fazlasından ilginç insan görmüşlüğünüz olacak da falan ön şart olarak… Bunlara da sanki likit fonlara yatırdığınız paranızmış edasında gözünüzün içi gibi bakarsınız, akabinde gerekli gereksiz her yerde anlatarak geyik yapmış olursunuz.

Söylemesi ayıp, biz de gördük geçirdik, mürekkep yaladık, gazete yedik. Yemek yerken, “Ortaya salata ister misiniz?” diye gayet masumane soru soran garsona “Ortaya değil de, şöyle masanın hafif kenarına doğru bir salata isteriz” diye cevap vermek gibi kerizce şeyler yaptık zamanında. Şimdi bunları yazıp, bir blog çıkartıyorum kendime. Ama bundan daha önemlisi, mizah, ilginçleri yaşamak kadar sıradanlığın içinden ufak komik ayrıntıları görmektir aslında. Zorlukları, ilginçlikleri, bayağılıkların arasından komikleri ayıklamak, hayatın içinde sanki bir sitcom’da yaşıyormuşuz  gibi kürek çekmek… Böyle yapıldığında, hayat daha kolay geçiyor, kişiler ve olaylar daha az rahatsız ediyor bence. Hayata daha yumuşak bakıyorsunuz sonunda…

Bu sebepten dolayı çevremde yaşadıklarıma bazen bir televizyon dizisi kıvamında bakıyorum. Sanki NBC’deki Seinfeld gibi bir de Alptürk diye bir show varmış gibi. Ben de kendimi oynuyormuşum, olanları da sizlere anlatıyormuşum gibi. Zaten doktora hocam bana hep derdi “Sayende hayatı bir sitcommuşcasına yaşıyoruz” diye. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi de aşağıda anlatılacak olan bayram yemeği hikayesi gibi… Dışardan bakınca bir ailenin bir araya gelip toplu bir şekilde bayram yemeği yemesinde ilginç olan nedir diye kıllığına düşünüyor olabilirsiniz şu noktada. Önemli olan da bu zaten, sıradan bir olayın içindeki sıradışılığa bir ayna tutabilmek…

Şimdi gelelim şu bayram yemeği mevzusuna… Gelenektir bizim ailede, her sene bayram yemeği için büyükannemin evinde toplanılır. 2009 senesinde ise, bu büyük günü Kutsel teyzem organize ediyordu. Ancak ailenin büyük bir kısmı kent dışında tatilde olduğundan, yemeğe aileyi temsilen katılan kişiler sadece ben ve kuzenim Müge Abla idi. Teyzem olaya sanki kış olimpiyatlarını organize ediyor ciddiyetinde yaklaşıyordu. Bu yüzden yemek öncesi ikramlar olacak, bayramı temsil eden meşale yakılacak, ardından İzmir’in kurtuluşu sırasındaki bayram yemeği canlandırılacak ve en nihayetinde de konuklar Atamızın huzuruna çıkıp Anıtkabir defterini imzalayacak falan. Biz ise olaya biraz daha farklı yaklaşıyorduk. Teyzeye git, yemeğe otur, sonrasında kahve içerken  “Almanya’da da sokaklar ne temiz di mi? Sokağa bal dök yala” diye ortaya geyik at, sonrasında teyzem horul horul uyumaya başladığında televizyonu kapatıp, yavaşça sıvış. Bu amaçla, ayakkabılar hemen kapılıp, evden çıkmaya müsade verecek bir şekilde kapının eşiğine konuşlandırıldı.

Teyzemin hedefi güzel bir et yemeği yapmak idi. Tüm misafir adedi 2’den fazla olmadığı için olay gayet basitti ilk başta. Fakat kuzenim Esra, Müge Abla’nın kızı Meriç’in yanı sıra Selma Teyze ile Tuncay Enişte de bu önemli organizasyona katılınca, bir anda davetli sayısı 2’den 6’ya attı. Ancak teyzemin elindeki toplam 500 gr. etin miktarında paralel oranda bir artış olmayınca, bu kadar kişinin nasıl doyacağı haklı bir merak konusu oldu.

Yemek öncesi teyzemin planı gelenlere likör ve çikolata sunmaktı. Evde likör olmayışının misafirlerin gelişinden sonra fark edilmesi üzerine benden çaktırmadan likör getirmem istendi. Bu noktada teyzeme nazikçe “Misafire bir şey ikram etmek istiyorsan, önce onu evinde bulundur” gibi bir genelleme olduğunu kibarca hatırlatmak istedim. Eve gittiğimde, teyzemi kırmamak namına, her “Biraz daha likör ister misin?” sorusuna evet diye cevap verince, masaya oturduğumuzda zaten çoğumuzun kafası iyi olmaya yakındı.

Teyzem ilk olarak salatayı servis etti. “Ay!! Çocuklar salatanın sosu az olmuş yaaaa…” denilmek suretiyle salata geldi masaya. Eee haliyle biz de “Hiç önemli değil teyze, biz zaten bir aradayız, maksat beraber olmak” falan gibisinden laflar ettik. Arkasından humusu getirirken bu kez “Ya humus da kuru olmuş gibi” diye biraz söylendi. O bir nevi günah çıkartıyordu, biz de görmezlikten gelip “Önemli değil teyzecim, biz halimizden mutluyuz, hiç sorun değil, bak bu kadar da uğraşmışsın, olur böyle şeyler yaaa” gibisinden teselli ediyorduk. Ben sofradan aç kalkacağımızı çoktan sezinlemiş bir halde, hemen cep telefonundan bayramın ilk gününde evlere paket servisi yapan restoranların telefonlarının bulmaya başlamıştım bile. Netekim, en sonunda et de, “ya galiba eti de biraz yakmışım” itirafı eşliğinde masaya geldiğinde, sofradaki yemeğe tüm inancımı yitirmiş bir edada köşedeki restorana eve paket 1.5 adana siparişi verme noktasındaydım…

O gün sofradan aç kalktığımızı söylemek için kahin olmaya gerek yok. Ancak aç olunan günün, bayramın ilk günü gibi her yerin kapalı olduğu bir zamana tekabül etmesi ise bir şanşsızlık olarak nitelenebilinir. Gene de teyzemin ısrarlı bir şekilde kuru humusu ikram etme denemesine, daha ısrarcı bir şekilde hayır demeyi becermek ve yeterince bekleyerek salatanın kuru üst kısmını pas geçerek, ucundan nazikçe sosa değen aşağı kısmını alabilmek benim için altın madalyayı gerektiren önemli bir başarı. Daha önemlisi sofradan bu anlatılanları yaşamış bir şekilde ayrılarak, bugün sizelere bu satırları yazmama vesile olacak bir anım olmuş oldu…

Read Full Post »

Guci Gaca


Hayvanlar ile ufak çocukların ortak noktaları nedir biliyor musunuz? Söylediklerinden tek kelime anlamazsınız. Geçer karşınıza bir şeyler anlatırlar, siz de bakarsınız böyle mal mal… Mesela ben çocukken ansiklopedi kelimesi için “hamsibigodi” dermişim, gel de anla. Tabii bu kadar ufak yaşta, bir çocuk neden ansiklopedi demeye uğraşır, o da ayrı bir geyiğin konusu. Küçük kız kardeşim Özge de böyleymiş netekim. Enteresan bir şekilde, onun söylediklerini evde anlayabilen yegane kişi benmişim (bunun nasıl olduğunu açıklayan hiç bir teori halen mevcut değil). Hatta annem, Özge konuştuğunda bana gelir sorarmış ne dedi diye. Ben de Özge’den annem’e simultane tercüme yaparmışım…

Daha yeni 3 yaşına basan yeğenim İrem de bundan farklı değil. Nisan ayı civarında Ankara’ya geldiğinde “guci gaca” deyip durdu. Doğal olarak bu “guci gaca” kelimesinin manası gayet merak edildi ve normal olarak her kafadan bu mevzu hakkında bir ses çıktı. Annem konuyu bir adım ileriye götürüp “Guci gaca’yı göster dediğinde bir şey gösteremiyor. Bu guci gaca sanırım somut değil, soyut bir şey” gibi marjinal yorum yaptı. Ben de “Evet aslına bakarsan guci gaca pragmatizm, marksizm gibi bir düşünce akımı” diyerek hemen cevabı yapıştırdım. Ne olacak işte, 3 yaşında çocuk bir tarafından kelime uyduruyor, başka bir sey değil ki…

 

 

İnsanlarda bir de böyle bir huy var di mi? Ne zaman çocukları bir şey yapsa, o hemen gözde feci derecede büyür, ilahi mucize falan olur neredeyse. Çocuk kesin dahidir, aşağısı falan da kurtarmaz. Bu da kesmez, aile toplantılarında şimdiki çocukların ne kadar farklı olduğu türünde bir giriş cümlesini takiben, hemen kendi çocuğunun ne kadar zeki olduğu konuşmanın gelişme kısmı olarak belirtilir. Akabinde “Kimmiş bu dahi çocuğun annesi?” diye anneler kendine pay çıkartmayı da araya sokuvererek geyiği sonuçlandırırlar…

Bir gün annem de böyle coşmuş, “Onur görmen lazım, İrem neler yapıyor?” dedi telefonda. Sözüm ona bir tane resim dizüstü bilgisayarında açıkmış ve İrem bu resmi masa üzerine duvar kağıdı yapmışmışmış… Annem inanamıyor böyle. Ama mevzu öyle bir noktaya geldi ki, ben anneme “Kanseri tedavi ettim” desem, cevap direk “O da bir şey mi? İrem de gaz çıkartıyor.” olacak…. 2 yaşındaki çocuk önce mucizevi bir şekilde resmin üzerine fareyi getirecek de ardından ilahi bir ses farenin sağ tuşuna bastıracak da bu da kesmeyecek nur yüzlü, ak sakallı amcanın gece rüyasında “Seçilen resmi duvar resmi yap’ın üzerine getir ve bas” dediğini o anda hatırlayacak ve yapacak da falan filan. Tipik bir suyundan da koy durumu yani.. Sakalın o anda olmayışı durumumdan dolayı İrem’in sadece bunu tesadüfen yapmış olabileceğini ve benzer durumlar içerisinde İrem’in aynı işlemi ikinci kez yapamayacağına bahse girmeye hazır olduğumu fazlasıyla anlatamadım. Annem hala inatla iddia ediyor, yok bilerek yaptı diye…

Anneler ve babalar çocuklarının yaptıklarını böyle yere söğe sığdıramayarak anlatıp duruyorlar yaa… Beni de bu mevzuda resmi bir şekilde şeytan dürtüyor bazen ve olayı baltalamak gibi bir tercih yapıcam günün birinde. Annem bana gelse ve dese ki “Oğlum bak, İrem Mona Lisa’yı yapmış. Hem de üzerinde bir tane fırça izi bile yok. Dahası Vatikan resmi  mucize olarak kutsamak istiyor” dese, direk “N’olacak? Kesin bakarak yapmıştır” diyeceğim sırf küçümsemek için. Ne var? Ben de bu gün gıcık olma hakkımı kullanıyorum işte. Bu kadar basit…

 

Read Full Post »

Tıkanmak


İçinden gelir, yazmak istersin. Gayet yaşamışsındır, çok görmüşsündür, yemişsindir. Anlatmak istersin. Hayattan dersler meze tabağının yanındaki anılarla dolu ana yemeği kıvamında yazmak. On yüzlerce kelimeler arasından cımbızla çekilmiş olanlar vardır aklında. Ama tıkanırsın. Beyin istikametinden gelip klavye yönünde giden kelimeler mide ağrısına dönüşür. Ne kadar istesen de yazamazsın artık. Oysa zemin müsait, top olabildiğince meşin, hava uygun. Ama kelimeler dökülmez..

Birinci cümleyi yazsan oysa kalanı gelecek. Yazamıyor musun? O zaman bir cümleyi kafadan at, gerisi gelir: “Sabah işe gitmek için uyanan adam duşa girdi”. Bir dakika…kim işe gidiyor ki bu ekonomik krizde? “İşi olmayan adam sabah geç uyandı”. Şimdi adamın karısı da işi yok diye bu adamı terk etmiştir muhtemelen. “Karısı tarafından terk edilmiş adam sabah geç uyandı”. Oldu mu? Olmadı tabii! Tıkanınca olmayacağı budur işte…

Tabii ne yazarken tıkandığın da önemli. Mesela “son global ekonomik krizin kavimler göçüne olan etkisi” başlıklı bir dönem ödevini yazarken tıkanıyorsan orası kolay işte. Aç internette bak, kopya çek. Ama 500 sayfalık romanın ilk sayfasında takıldıysan o zaman harbiden tıkanmışsın demektir. Yapmanın nasıl bir klası, kalitesi varsa yapamamanın, tıkanmanın da bir kalitesi olmalı. Mesela ben en cok Mona Lisa’yı çizemem, Sefiller’i yazamam. Her zaman derim, sanatsal beceriksizliğimde her zaman bir seviyeyi tutturmuşumdur diye…

Tıkandın ya, saatler daha hızlı akar, zaman daha kaygandır şimdi. Önünde hayatını harcadığın klavyen düşman kesilmiştir başına. Düğmeler basmaz, fare oynamaz. Monitör kan şekeri düşmüş de gözleri kararmışcasına bakar sana… Lisedeyken sözlüde en bilmediği konudan bir soru çıkan lise öğrencisi edasında edilgen edilgen bakarsın klavyeye böyle işte… Saatler tükenir, öğünler geçer. Ali Kırca beyazımsı bıyıkları üstünden “iyi geceler Türkiye” demiştir çoktan. Şimdi günün “abi benim çeyrek kokoreç çabuk çıkar mı?” istikametine kayar vakit. Gündüzün saatleri geceye karışır. Tıkandın ya, tık yok..

Romanımcasına yazılmış paragraflar var şu anda elinde. Umutla başlayıp hayal kırıklığından gerekli nasibi almış her hüzünlü aşk hikayesi gibi biten bir sürü yarı boş sayfa…. Ne kadar çok hayallerin vardı oysa ilk kez klavyeye dokunduğunda bugün. Gün batımı edasında bir hayal kırıklığı.. Hakem artık yavaş yavaş uzatma dakikalarını gösteriyor. Sadece bir paragraf yaz bugün için veresiye defterine. Olmuyorsa, atamıyorsan zorla artık. Gözler kapanır, kütüphanede sağdan üçüncü kitabın beşinci sayfasının ilk cümlesi alınır. Efendim? Ayşe Hatun’un yemek kitabı mı çıktı? Hem de kıymalı bamya… Zor zaanat tıkanmak…

Böyle bir şey işte yazamamak. Acı verici, hayal yıkıcı. Godot’yu bekletir insana. Yaşaması zor, alışması daha zor. Peki yazamayıp da inatla yazacam diye tutturursan ne yazmalı? Oturup benim gibi yazamamak üstüne yazmalı…

Read Full Post »


Büyük gündür o gün. Ayakkabılar temizlenir, giysilerin ütülüsü giyilir ve saçlar istenmeye istenmeye taranır. 7 yaşında ilk defa babanızın ofisine gidilir bugün. Önce yedi kere beşler, iki kere üçler bilinmek suretiyle çarpım tablosunun gayet ezberlenmiş olduğu ofisteki amca ve teyzelere gösterilir. Hemen ardından amcalar ile bu sene Fenerbahçe’nin şampiyonluğu konusu derinlemesine tartışılırken, bir yandan da olarak teyzelere en sevdiğimiz dersin beden eğitimi dersi söylenmek suretiyle sempati toplanır. Sonrasında, at Ali at, tut Ayşe tut’ların üzerinden şöyle hızlıca bir geçilir. Veee en nihayetinde, Murat amca herkesin merakla beklediği ve cevabının neredeyse nüfus cüzdalarında anne ve baba adların hemen altına yazılmasını gerektirecek kadar önemli olan soruyu sorar: “Büyüyünce ne olacaksın sen bakim?”

Büyüyünce ne olacakmışım! “Sana ne?” diye cevap verilmez tabii daha o yaşda. Uygun, edepli bir cevap vermek gerekir. Şimdi “amcacım, ben daha söylemesi ayıp, 7 yaşındayım. Mesleğimi seçeceğim üniversite eğitimine gelinceye kadar önümde uzun bir eğitim hayatı var. Kişiliğimi tanımlayacak bir mesleği bu dönemde seçeceğimi umuyorum. Ayrıca Türkiye koşulları çercevesinde her mesleğin yapılamayacağınında gayet bilincindeyim. Bu sebebden dolayı, hayatın beni doktor, mühendis ve ekonomi uzmanı gibi bazı alanları seçmeye iteceğini düşünüyorum” gibi bir cevabı vermekte na-mümkün o yaşlarda. O yüzden en çevredekiler ne yapıyorsa, bizde büyüyünce o işleri yapmayı istemekle başlarız hayata. Mesela, üst komşu avukat ise büyüyünce avukat olunur. Yan komşu basket oyuncusu ise, büyüyünce NBA’de oynanır. Hatta televizyonda Yıldız Savaşları izlendiyse iki hafta önce, büyüyünce jedi şövalyesi bile olunur….

 

 

Büyüyünce ne olacaksın sorusuna verdiğim cevap ile “Ben büyüyünce pencereden bakacağım” diyen Ferhan Şensoy kadar ilgi çekmiştim. Ben de büyüğünce araba kullanacaktım. Çocukken oyuncak arabaları alır, vın vın diyerek saatlerce yerde sürermişim. Hatta annemin anlattığına göre, işi bir derece daha ileriye götürüp, elimdeki tabaktan direksiyonla, kanepenin arasına sıkıştırdığım cetvelden vitesle saatlerce hayal alemlerinde gezinirmişim….

Hayatımın “Ben büyüyünce muhendis olacağım” dönemini ise ortaokul zamanlarında yaşadım. Sanırım o zamanlarda üst komşumuz Engin amcadan etkilendiğim için, tüm hayalim inşaat mühendisi olmak idi. Hatta legolardan binalar yapar, içlerine mekanik asansör sistemlerı bile kurardım. Ama Engin amcanın bana “Onur, oğlum, inşaat mühendisi olup da ne yapacaksın? Şaşkın mısın?” demesi tüm hayallerimı yıktı. Bende o günden sonra yedek hayallerimin peşinde koşmaya başladım…

Liseye geçtiğim dönemde hala büyüyünce bunu olmak istiyorum diyebileceğim bir mesleğim yoktu aklımda. Netekim, seçtiğim meslek günlük psikolojime uygun olarak her gün değişmekteydi. Kimilerine göre bunun nedeni benim ne istediğimi bilmemem idi. Bana göre ise sorun, tamamen koç burcu olmam idi. Çünkü koç burçları, birbirinden ilgisiz milyonlarca değişik şeyle ilgilenmeyi “başarabilirler”. Keza, lisedeki son senemde hem tıp, hem de mühendislik yazmayı düşünen tanıdığım yegane kişi gene bendim.

Sonuçda birazda kaderin cilvesi ile kimyager oldum.  Ama herkesin kimyagerliğin sadece boya yapmak veya idrar analizi etmekten ibaret olduğunu sandığı bir ülkede kimyager olmak ne kadar iyi bir seçim, orası bilinmez. Daha önemlisi, bu meslekde evlenmek de zor. Ne de olsa anneler, kızlarını hep ne doktorların, ne mühendislerin istemesini arzular…

 

Read Full Post »